Haziran 2008
1./ Dönüşsüzlük
“Varlık”ta Osman Deniztekin’le konuşuyoruz.
Önünde bir kitap dosyası var, haftalardır diliyle cebelleştiğini söylüyor. Bir yere yetiştirilmesi gereken kitaptan söz ederken yayıncılığımızın gelip sıkıştığı, hatta dönüştüğü yeri konuşuyoruz.
Edebiyatın sularının iyice çekildiği bir ortamdan bir de…
1980-2008… Neredeyse otuz yılı bulacak bir zaman diliminde toplumun ufalanışı….
Şimdi yeniden bakmalı bu seyre, değişime.
Slovenya’da yayımlanacak öykü seçkisinin eksikliklerini tamamlıyorum. Önyazının çatısını kurdum, yabancı okurlara dönük bir metin. Bu tür seçkilerin hazırlık süreci zorludur. Kimi neye göre seçeceksin, ortak bir payda bulmak gerekir. Hele böylesi bir özgün bir “seçki” isteniyorsa sizden, yaşayanlara dair…O yazarları bir araya getirmek…
…
Nicedir vapurla Anadoluhisarı’na gidip geliyorum. O birer saatlik “ara zaman” iyi geliyor bana.
Boğaziçi’ni seyrediyorum… Yalılar, gemiler, takalar, motorlar ve insan yüzleri, ve gökyüzü…
Başkalarının gözü önünde kitap okumayı pek sevmediğimden kitabımı çantamda tutarım.
Gene de, bugün, yeni aldığım “Amerikan Damak Zevki”ni (Joyce Carol Oates) okumaya verdim kendimi. Biraz Hollywood filmi gibi geldi. Don DeLillo bambaşka, geçenlerde okuyup tamamladığım “Oyuncular” bugünün ve yarının dünyasına derin eleştiri içeriyor. Oates’ın kuşakdaşı. Ama Oates’de de yazarlık dokusu iyidir. “Yazarın İnancı”nı çevirtip yayımlayacağım şu sıralar.
“Hayat Yazısı” (Jorge Semprun), “Açık Gözler” (Marguerite Yourcenar) sonunda çıktı. Kitapları okşayıp duruyorum, şu an kitaplığımda bana bakıyorlar.
…
Türkiye-İsviçre maçını gerilerek izledim. O yağan yağmurun altındaydım sanki! Semih’in ikinci devre girip gole kapı aralaması, ardından uzatma dakikalarda Arda’dan gelen ikinci gol…
Dikkat ediyorum da; gol atanların yüzlerindeki ifadede bir tür “orgazm” sevinci var!
Futbol için gene yazacağım.
Şu an yalnızca maçları izliyorum.
Nasıl avutucu, tutsak edici yanı var futbolun.
Kitleleşen bir güç.
Sinema da geniş topluluklarla izleniyor, ama ondaki illüzyon başka.
2./ Ara Yerde
Sabah yolun (Dolaybağı) serinliğine düştüm. Hafiften hanımeli kokuları geliyordu.
Vapurda, merdivenlere oturmuş, elindeki cep telefonuyla bağıra bağıra konuşan türbanlı genç kız herkesi şaşırtmıştı. Bir insan bir başınayken de öyle konuşamazdı. Bu özgürlüğü başka nerede bulacaklardı?
…
Dün Cengiz Aytmatov öldü.
İki kez rastlaştık. Birinde onun üzerine konuşma yaptım, öğlen yemeğini birlikte yedik. Anar da bizimleydi, o konuşma metnimi aldı Azerbaycan’da yayımlamak için.
İkinci kez de CRR’de, “Türk Dünyası Yazarları” toplantısında bir aradaydık. Yazdıklarından başka biriydi.
“Çocukluğum”, Şahahov’la söyleşim kitabı elimin altındaydı.
Son romanı “Dağlar Devrildiğinde/Ebedi Nişanlı”ya kaç kez elim gitti okumak için, duraladım çevirisi yüzünden.
Yeniden yazmalı ona dair, ama bu kitaplarını da okumaya yönelerek.
…
Yaşar Kemal üzerine Frankfurt’ta konuşma. Bugün aradılar. Kısa notlar almaya başladım bile…
Akşamüstü Çengelköy Çınaraltı Kahve’de oturmuş, “Kitapla Hayal Etmek”i (Elaine Scarry) okurken; “Yaşar Kemal Anlatısının Algı Kapıları” üzerine notlar almaya başladım. Bazı metin kurmalar için “anahtar kitap”lar gerekli.
…
Bulgarca çevirmenim Kadriye Cesur’dan “Çağdaş Bulgar Şiiri” çevirileri…Dilini/söyleyişini beğendim:
“Kapısı ve
penceresi yoktur yazın,
soluk alırcasına,
öpüşürcesine
yüreği eşelercesine
rahat girebilirsin içine.” (Şaşo Serafimov)
Birikiyor her şey..yazmayı ve okumayı bekliyor.
…
Geçen gün Rekin Teksoy’la konuşuyorduk mektuplar üzerine. Gün ışığına çıkması, okunması gerektiğinde hemfikirdik. Ona Necati Cumalı’nın Samim Kocagöz’e, Salâh Birsel’e yazdıklarından söz etmiştim. Mektupların elimde olduğunu, bunları yayıma hazırlayacağımı anlatmıştım. Önümüzdeki pazartesi buluşup konuşacağız. Cumalı’nın arşivindeki karşı mektupları bulmaya çalışacağız.
…
İlknur’dan (Özdemir) yanıt geldi. İlk aşamada üç kitap. Önerilen on kitaptı (yeni üstelik). Yayın alanı giderek daralıyor. Birkaç yayınevine bölmek zorundayım kitaplarımı.
..
Cem (Mumcu), “Hadi Gel Bizimle Ol”a çıkmıştı. Yeni kitabıyla kapı kapı “medya şovları” da başlamıştı. Müjde Ar, o kaygan yeri görmüş, bunaltıcı sorular yöneltip yorumlar yapmıştı.
Tam sayfa ilanlar, röportajlar…
Popüler olma derdinde insanlar. Ne yazdığına değil, nasıl göründüğünü bakıyorlar…
3./ İn ve Çile
Kendimi dönüştüreduruyorum habire. Tenin sanrısı, uzaktakilerin “arzu”lu bekleyişleri…Sonra gelen sözler…
Şuradan çıkıp gitmeyi istemiyorum.
Sidney Pollack’ın “Havana” (1990) filmini izledim yeniden, notlar alarak…
Robert Redford/Lena Olin başroldeydi. 1959’ların Havana’sı, devrimin ayak sesleri ve o atmosfer iyi verilmişti.
Tutkuyu, bağlanmayı, bunların ininde çile çekercesine (usta poker oyuncusu Jack Weil, ötede ise Roberta) yaşananlar… Onların döngüsel duruş ve öykülerine bakınca, tutkunun eninde sonunda bir “in” olduğu gerçeğini düşünedurdum.
…
Türkiye-Çek Cumhuriyeti maçının yengi (3-2) ile taçlanması sevincimi artırıp uykumu kaçırınca, bu filmi izledim, bir yudum viski eşliğinde.
Kumar/oyun Weill’ın “in”idir, kendini orada buluyordur. Ama karşısına ansızın çıkan aşk, onu oradan çıkarır, Roberta’nın eşiğine getirir. Ona der ki:
“Dünyayı değiştirmek mi istiyorsun, benimkini değiştir.”
Kaybetmek için oynar, ama aşkta kaybedendir.
Roberta’nın ona yanıtı:
“Benim dünyam n’olacak!”
Dönüp Alberto Giacometti’nin “Yazılar”ını okuyunca, ona dair imlemede de “in”/ “çile” kavramlarıyla karşılaştım.
Kendi “in”ime ve “çile”me baktım kaçınılmaz olarak…