Nahid Sırrı Örik yaşarken unutturulan, öldükten nice sonra yeniden keşfedilen ve kıymetlenen nadir yazarlarımızdan. Onu esas olarak 1957’de yayınlanan son romanı Sultan Hamid Düşerken’le tanıyorduk. Yeniden keşfi ise 1990’ların sonunda Oğlak Yayınları’ndan çıkan kitapları ile oldu. Kitaplarını yeniden yayınlamakla kalmadılar, Örik’in külliyatına katkıda bulunan birçok eserini yayınladılar. Tefrikaları derleyip kitaplaştırdılar.
Örik’in yeni yayıncısı Everest Yayınları da bu keşifleri sürdürüyor. Nahid Sırrı’nın 1959’da, vefatından bir yıl önce kaleme alıp Tahir Alangu’ya emanet ettiği ve daha önce yayınlanmamış, el yazısı dosya halinde kalmış son romanı “Mehlika Hanım Ailesi” kitaplaştı.
Rahmetli Adnan Benk eleştirilerine kitapların kapağından başlarmış. Ben de yazar adına takıldım. “Nahit” mi “Nahid” mi? Hangisi doğru yazım. Bu aslında kolay sonuçlanmayacak bir tartışma konusu. Yapay zekaya göre , “Osmanlı Türkçesinde, bazı kelimelerde geçen “t” harfi, yanındaki seslere bağlı olarak “d” gibi telaffuz edilebiliyordu.
Bu durum, Arap alfabesinin Türkçeye özgü sesleri tam olarak karşılamamasından kaynaklanıyordu. Arapçadaki “t” harfleri (özellikle ت ve ط), Türkçede yerine göre yumuşatılarak “d” sesiyle kullanılabiliyordu” diyor. Uzmanların görüşü de bunu onaylıyor. Sanıyorum burada isim sahibinin, yani yazarın adını nasıl kullandığına bakmak gerekiyor. Yaşarken yayınlanan kitaplarında Nahid Sırrı’nın adı hem “d” hem de “t” ile yazılmış. Sonraları genel kullanım “Nahid” şeklinde olmuş. Birçok yazar adı için geçerli bu konuyu uzmanların görüşüne bırakıp kitaba döneyim.
“Mehlika Hanım Ailesi”nde 1950’lerin Beylerbeyi’ne gidiyoruz. Romana adını veren Mehlika Hanım ve ailesi Beylerbeyi Sarayı bahçeleri bitiminde, dik bir yokuşta, set set bahçelerin içinde, iki katlı, yedi odalı harap bir evde yaşamaktadır. Osmanlı döneminde önemli mevkilerdeyken, Cumhuriyetle birlikte bu konumlarını kaybetmiş ve hızla yoksullaşmış ailelerdendirler. Evde bu durumu simgeler gibi heybetlidir ama harap haldedir, yani bakılıp onarılmazsa yakında çökecektir.
Mehlika Hanım, sık sık babasını, dedesini hayırla anarak o günleri özlemektedir ama biraz deşince onların sicillerinin pek de parlak olmadığı anlaşılır. Yani Mehlika Hanım’ın yaptığı, bir çok benzeri gibi kendini hayallerle avutmaktır.
Kocası Şevket Bey, görevi kötüye kullanmaktan sekiz yıl önce açığa alınmış eski bir memurdur. Günlerini kahvede arkadaşlarıyla sohbet ederek geçirmektedir. Ailenin büyük oğlu Demir hukuk fakültesi ikinci sınıfı üçüncü kez tekrar etmekte, küçük oğul Yalçın liseyi bir türlü bitirememektedir, hep lisenin son sınıfındadır. Zaten okulu iyice boşlamış, Şişli’de yaşayan, kendinden yaşça çok büyük zengin bir kadınının jigololuğunu yapmaktadır.
Beylerbeyi sahilinde harap da olsa bir yalıda yaşayan, merhum Sadık Paşa’nın kızı Şayeste Hanım’ın gelip akademi öğrencisi kızı Neşîde’nin çizeceği bir tablo için Şevket Bey’in modellik etmesini istemesi ile hayatları değişir.
Neşîde, Şevket Bey’i “bir eski Şark dilencisi” olarak resmedecektir. Arka kapakta da belirtildiği gibi Şevket Bey’i dilenci giysileri içinde görünce Mehlika Hanım, kocasının gerçekten dilencilik yapabileceğini düşünmeye başlar. Gazetelerde sık sık topladıkları sadakalarla zengin olan, hanlar, apartmanlar yaptıran dilencilerin haberleri çıkmaktadır. Bu haberler Şevket Bey’in de dikkatini çekmiş, aynı şeyi düşündürmüştür.
Şevket Bey, dilenciliğe başlar ve kısa sürede çok para kazanır. Bu gelir aileyi eski ihtişamlı günlerine döndürmese de eve giren para hepsini etkileyecek ve hayatlarının değişmesine neden olacaktır. Tabii ki bu değişim olumlu yönde olmaz. Nahid Sırrı Örik’in farkı hemen belli olur. Onun eserlerinde mutlu, mesut ya da başarılı kimselere pek rastlanmaz. Dışarıdan bakınca böyle kişiler varmış gibi görünse de ayrıntılara inince hiç kimsenin aslında doğru ya da dürüst olmadığını anlarız.
Kitaba ayrıntılı bir sunuş yazan Bahriye Çeri ve Saadet Özen, Nahid Sırrı Örik’in Mehlika Hanım’ın ailesiyle aynı sınıfa mensup olduğunu, benzer şartlarda yaşadıklarını, yani yazarın iyi bildiği bir çevreyi ele aldığına dikkati çekiyorlar. Kendisinin de mensubu bulunduğu toplumsal bir gruba ironik bir bakış açısıyla sert eleştiriler getirdiğini belirtiyorlar.
Tabii bir yanda da resim sanatına yönelik eleştirel bir bakış var. Akademi öğrencisi Neşîde’nin konu seçiminden başlayarak Türk resmine sert eleştiriler getiriyor Nahid Sırrı Örik. Resim yazılarını bildiğimiz Örik, “ciddi bir resim koleksiyonuna” sahipmiş. Dilenciler de 19. yüzyıla ait oryantalist tabloların bilinen tiplemelerindenmiş. Doğu toplumlarının sefalet ve yoksulluğu dilenci tablolarıyla anlatılırmış.
Fonda da 1950’lerde hızla değişen İstanbul var. İstanbul’un görünümü sadece Şişli gibi yeni oluşan semtlerde inşa edilen apartmanlarla değişmiyor, yaşam tarzı da değişiyor. Bu değişimin sözcüleri de ailenin iki oğlu Demir ve Yalçın oluyor. İkinci Dünya Savaşı’nın yokluk yıllarının hemen ardından yaşanan bu dönem bir rahatlama, ferahlama getirse de tek parti döneminden Demokrat Parti yönetimine geçişin getirdiği hızlı kapitalistleşme, değişen değer yargıları ve ahlak anlayışı da günlük hayata yansıyor. İstanbul’la birlikte Türkiye de değişiyor.
“Mehlika Hanım Ailesi”, büyük bir yazarın, Nahid Sırrı Örik’in ironik anlatımı ile kara mizah ve sert eleştirilerle bezeli, alışıldık gibi görünen bir konuyu tamamen ters açıdan anlatan bir roman.
“Mehlika Hanım Ailesi” şimdilik Nahid Sırrı Örik’in son eseri gibi görünüyor. Ama üstad o kadar üretkenmiş ki arşivi araştırıldıkça yeni eserlerle karşılaşılmasının şaşırtıcı olmayacağını düşünüyorum.
* “Mehlika Hanım Ailesi”, Nahid Sırrı Örik, Everest yay. Mart 2025.



