Öykü: Annem ve tel örgüler | Umut Varlı

Nisan 1, 2025

Öykü: Annem ve tel örgüler | Umut Varlı

Sessizliği ağır ağır bölen iş makineleri sokağa girdi. Karşıdaki köhne yapının bahçesine, sabahın ilk ışıkları altında dizildiler. Aşağı yukarı on kadar baretli çalışan, evin etrafında gezinmeye başladı. Odamın içine açıldığı salonun penceresinden seyrettim olanı biteni. Annem yatağından “O ne gürültü?“ diye seslendiyse de aldırmadım.  Bahçenin on beş yıl önceki halini düşündüm. İlk anımsadığım, çalıların arasından tıkışarak yükselen yaban gülleri oldu. Teyzemin diktiği incir ağacının ağır kokusu geldi ardından… İlçeye geldiğimde, pencereden yıkık dökük yapının duvarlarını ele geçiren sarmaşıklara bakardım. Kırılmış çerçevelerde beliren salkımlar gün ışığının vurmasıyla parlardı. “Kadıköy Sahili mi sandın şu yıkılası evle bahçesini?“ derdi annem, gülerdim. Sokakta karşılaştığım insanlar yabancı değildi. Kimi şehirdeki hayatımla ilgili sorular sorar kimi de koyuverdikleri kahkahalarıyla çocukluk haylazlıklarımı anlatırdı. Şimdi ise karşımdaki yapının etrafına tel örgüler çevrilmiş. Yaşama hızı azalmış sokağın havası daha da ağırlaşmış. Belediye restore edecekmiş. Sanat merkezi olacağı söylentisi var. Sevinmedim değil.

Annem aşağıdan “Kim o gelen?” diye bağırdı.

— Kimse yok, meraklanma.

Parke taşlarıyla döşeli sokağa bakıyorum. Yaşlılar, arkalarında birleştirdikleri elleri ile ağır ağır yürüyor. Binanın önüne gelince durup, dikkatli bakışlarla seyrediyorlar. Gerindim; onları izlemek içimi bunalttı. Şu kavak ağacına benzeyen adam, geçen hafta eve gelen berber değil mi? O da merak etmiş olmalı herkes gibi. Salonun ortasında sıfıra vurmuştu annemin saçlarını. Halının üstüne geniş bir örtü sermişti. Ortasına yerleştirdiği sandalyeye annemi oturtmuştuk. Yalan yok temiz çalışmıştı, serdiği örtünün dışına bir tel saç taşırmış değildi. Tıraşını yaparken benimle sohbete koyulmuştu:

– Abi mühendis adamsın, sıkılmıyor musun buralarda?

– Çaresizlik. Annemi bu halde bırakamam.

Kafasını sallamıştı uzun uzun. Annemi işaret ederek:

– Abi yengenin yanında konuştuk ama.

Tıraş makinesinin ayarını düşürüp sesini azalttıktan sonra devam etti:

-Buralar çok değişti. Ben herkesi tanırım. Bir ihtiyacın olursa söyle icabına bakarız.

Sağa seğiren dudağıyla gevrek gevrek gülmüştü. Donuk gözlerini halıya diken anneme bakmıştım.

Soluğum pencere camında buğulanıyor. Şükran geliyor, başları ona dönük adamların arasından. Dudakları kıpkırmızı. Kalbimin atış sesi kulaklarımda. Daha onu görmeden, telefonda sesini duymuştum ilk. “Annenizin yan komşusuyum” diyerek söze girmişti. Annemi, kaldırımda perişan bir halde otururken görmüş. Anlattığına göre boş gözlerle etrafına bakıyor, kıpırdamadan duruyormuş. Koluna girmiş, eve sokmak için akla karayı seçmiş.

Zil çaldı, merdivenlerden inip kapıyı açtım.

“Çocukları okuldan almadan, teyzeyi görmeye geldim.” dedi.

“Buyursana.” dedim. Kafamla, içeriyi işaret ettim.

 “Uyuyor, beni pencereden birilerini gözetliyor sanıyor.”

Güldü. Başına sardığı şalı açınca, saçlarından yayılan lavanta kokusu odayı doldurdu. Kapının yanındaki koltuğa oturdu. Bakışlarımız birbirine değmedi. Mor kadife perdelerin kenarlarındaki işlemeleri seyretti bir süre.

 “Dün aramızda yaşananlar, uzun süre aklımdan çıkmayacak.” dedim.

Gözlerime baktı.

 “Bana ilk sarıldığın anı hatırlıyor musun? İlçeye gelişimin ertesi günüydü. Hastane dönüşü annem tökezleyip yere düştüğünde, bana yalnız olmadığımı, yanımda olduğunu söylemiştin.”

Sokaktan geçen arabadan gelen nal sesleri, evin içinde yankılanmaya başlamıştı.

 “Annen olmasaydı çıldırırdım belki bu insanların arasında. Onu her haliyle kabullenmiştim ben de senin gibi… O gün donuk bir yüzle yere düştüğü an, burada yalnız kaldığımı anladım.”

 “Yalnız değilsin Şükran. İkimiz de yalnız değiliz. Dün gece, uzun süredir ilk defa kabus görmeden uyudum.”

Ayağa kalktı. Şalını boynuna doladı. Paltosunu çıkarmamıştı.

“Çocukları aldıktan sonra deniz börülcesi yapacağım. Babaları da dönmüş vardiyadan, uyuyordu salondaki kanepede.” dedi kapıya doğru yürürken. Hüzünlendim, gitmesini istemiyordum. Çıkmak üzereyken yavaşça kafasını çevirdi:

“Yarın öğle saatlerinde uğrarım. Börülce getiririm. Bir kahve içeriz.”

Yolcu ettim. Kapıyı kapadım. Canım bir şey yapmak istemedi. Gittikten sonra, kapının yanındaki koltuğa çöktüm. Bedenimden göğsüme, tatlı bir ılıklık yayılıyordu.

Mutfağa girdim. Masaya oturdum. Yarın gelmemesi daha mı iyi olur diye düşündüm durdum. Saksıdaki sardunyaların kurumuş toprağı ilişti gözüme. Suladım. Buzdolabında dünden kalan piyazla, çorba var. Çorbayı koyduğum kabın kapağı sıkışmış. Açamayınca geri yerine kaldırım. Bir kadeh beyaz şarap doldurdum. Piyazın yanında iyi gitti. Soğukmuş biraz. Isıtmadan yemenin iyi bir fikir olmadığını,  yutarken anladım. Annemin aklı başında olsaydı, ağzında bekletmeden yeme derdi. Şimdi buz külçesi yutsam yanında, nafile. Salondaki dolaptan, rastgele bir kitap çekip kanepeye uzandım. Kapağında teyzemin adı yazılı koca harflerle. Dünyayı değiştireceğine inandığı yıllarda, ilçeye koliyle getirdiklerinden biri. Komşuların evlerinde hala tek tük kitap varsa ondan kalma. İki yıl İstanbul’da okumuş. Ne olduğunu anlayamadan atıldığında, tutmuş buranın yolunu. Belediye çürük raporu verene kadar karşımızdaki evde oturmuş. Duvardaki fotoğrafına bakıyorum. İncecik bedenini saran siyah kıyafetiyle aynı tonlardaki saçlarını, ortadan ikiye ayırarak topuz yapmış. Kısık gözlerindeki kararlı ifade, boynundaki kırmızı fuların yüzüne yansıyan kızıl ışıltısıyla daha da belirginleşiyor. Yanına ilçenin eş giyimli, yaramaz gülüşlü çocukları dizilmiş. Kaymakamlık binasının önündeler. Evlerin avlularında drama çalıştırdığı miniklerle sergiledikleri oyunun ardından, hatıra fotoğrafı çektiriyorlar. Severdi be­ni teyzem. “Büyüdüğünde nasıl biri olacaksın acaba?” derdi küçüklüğümde. Üniversiteyi bitirdi­ğim yıl, aniden öldü. Eski evinin, sanat merkezine dönüştürüleceğini duysaydı, ne denli sevinirdi kim bilir.

Hava kararırken annem uyandı. Aşağı indik. Mutfak masasında sessizce çorbasını içerken pencerenin sağ tarafında duran kaktüse dikti gözlerini. Odasına götürüp, yatağına yatırdım.

Yemekten sonra belgesel açıp uzandım. Yastığımda, çarşafta Şükran’ın kokusu. İçimde giderek kabaran bir heyecan. Zaman geçmek bilmiyordu. Yarın olacakları düşünürken sızmışım. Neden sonra, susayarak uyandım. Yataktan doğrulurken rüyamı anımsadım. Çocuğum, uçsuz bucaksız bir arazideyim. Bir elimde boş bir kafes tutuyorum, diğer elim annemin elinde. Tel örgülerin gerisinden boşluğa bakıyorum. “Çişim geldi.“ diyorum. Annem pantolonumu indiriyor. Şırıl şırıl suluyorum. Yeniden annemin elini tutuyorum. Annemin puslanmış nemli gözleri, tel örgülere bakıyor.

Ağzım kupkuru. Musluktan su doldururken sardunyaları okşuyorum. Parmak uçlarımdaki kadifemsi his, Şükran’ı anımsatıyor. Su içerken dolunayı görüyorum. Yaban incirinin dalları arasından ışıyarak toprağa düşüyor. Bakalım yarın ne olacak? Sokaktan tek tük geçenlerin konuşmaları duyuluyor. Birden bir tanesi bağırıyor: “Dünya değil burası cehennem, harla ateşi harla madem.”

edebiyathaber.net (31 Mart 2025)

Yorum yapın